Kıbrıs Sorunu, Değişen Paradigmalar ve Fikirlerin Dönüştürücü Gücü

(I prepared and presented this for a roundtable discussion of a bicommunal group. It’s in Turkish but I’ll add a translation soon.)

Kıbrıs sorununu tartışırken yapılan önemli yanlışlardan biri şüphesiz ki yaklaşımların Kıbrıs ölçeğinde yapılması ve küresel gelişmelerin aslında belirleyici olan rollerinin hafife alınmasıdır. Tıpkı siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan uluslararası ilişkiler disiplininde “kenarda” (periphery) sayılan birçok diğer ülke gibi Kıbrıs da “dünya sistemi”ndeki gelişmeler içerisinde yeniden tanımlanmak zorundadır. Üstelik adadaki koşulların soğuk savaş döneminin bir sonucu olduğunu ve soğuk savaşın bitmesine rağmen hala pek değişmediğini göz önüne alırsak “yeni dünya düzeni” içerisinde Kıbrıs’ın “yeniden tanımlanmak” zorunda olduğunu tahmin edebiliriz. Kıbrıs sorununu tartışırken, çözüm konusunda iyimser / kötümser olmak yerine global trendin etkisi altında nelerin kaçınılmaz olduğunu anlamaya çalışmak daha soğuk kanlı bir yaklaşım gibi görünüyor.

Soğuk Savaşın Sonu ve Paradigma Kayması
Uluslararası ilişkilerde İkinci Dünya Savaşı ve Berlin Duvarı’nın yıkılması arasında geçen dönem “çift kutupluluk” dönemi olarak adlandırılır. Dünya bu dönem içerisinde Sovyet Sosyalizmi ile Serbest Piyasa Ekonomisi ideolojilerinin birçok ülkede meydana gelen çatışmalarına sahne olmuştu. İki “süper güç” birçok ülkedeki siyasi ve askeri uzantıları vasıtasıyla silahlı ve silahsız olarak farklı şekillerde çatışmışlar, gerilla savaşları, askeri darbeler, ideolojik propagandalar yürüterek etki alanlarını genişletmeye çalışmışlardı. Bu zıtlaşmalar şüphesiz ekonomik nedenlere de dayanıyordu. Arjantin, Şili, Yunanistan ve Türkiye’deki askeri darbeler, Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerindeki ayaklanmalarla gelen yapısal değişimlerin ardındaki sebep bu ülkeleri “liberalize” ederek global kapitalist sistem içerisine entegre etmekti. Soğuk savaş dönemi Sovyet Sosyalizmi’nin çökmesi ve liberal anlayışın dünyaya yayılmasıyla sona ererek “globalleşme” olarak adlandırılan yeni bir döneme kapı açtı.

Her tarihi süreç gibi, globalleşme de diyalektik olarak ele alınmalı ve uygarlık tarihindeki bir basamak olarak görülmelidir. Günümüzde birçok ekonomist, Dünya Bankası’nın başkanlığını yapmış Joseph Stiglitz gibi bir figür de dahil olmak üzere, serbest piyasanın “görünmez elinin” her zaman insancıl sonuçlar doğurmadığını kabul ediyor. Diğer yandan liberal ekonomik anlayışın yapı taşlarından olan “kaynakların verimli kullanılması” ve rekabetçilik prensiplerinin getirdiği olumlu ekonomik, sosyal ve kültürel değişimleri hafife almamak gerek. Bireyin vazgeçilemez hak ve özgürlükleri olduğu ve bunların anayasal olarak korunması gerektiği fikri, iletişim, seyahat ve genel olarak teknolojideki ilerlemeler ve bu değişimlerin dünya genelindeki psikososyal etkileri bu yeni çağın unsurlarından sadece birkaçı.

Bu süreç içerisinde milliyetçi akımlar sonucu doğan “ulus” temelli kimlik kalıplarının esnemesi ve daha kapsayıcı “üst kimliklerin” ortaya çıkması dikkat edilmesi gereken bir gelişmedir. “Üst kimlikler” halihazırda var olan etnonasyonel, dini, bölgesel ve dilsel kimlikler arasında köprüler kuran, farklı gruplara ait bireyleri yeni sınıflandırmalar içerisinde aynı gruplara yerleştiren yeni kimliklerdir. Örneğin halen tartışılmakta olsa da “Avrupalılık” kimliği Ekonomik Topluluk’tan Avrupa Birliği’ne geçiş süreci ile birlikte anlam ve içerik kazanmaya başlamıştır. “Dünya vatandaşı” olmak, farklı kültürlerle iç içe yaşamak, “çeşitlilik içinde birliktelik”, dil öğrenmek, seyahat etmek, renk, cinsiyet ve inanç ayırımı gözetmeden herkesin eşit haklara sahip olması gibi fikirler güçlü bir şekilde kök salarak ulus-devletlerin statik ve değişime kapalı tanımını zorlamaktadır. Aslında ulus-devletlerin ve Benedict Anderson’un “muhayyel” olarak nitelediği “ulus” kavramının bir ideal olarak çöküşünün kaçınılmazlığı da bu basit nedene dayanır: ulus-devletler ve ulus anlayışı tanımları gereği zamana direnen statik yapılardır. Evrensel bir yasa olan “zaman akışı” nedeniyle bugün bildiğimiz haliye “ulus” kavramı orta vadeli dönemde tarihe karışmaya mahkumdur.

Kıbrıs’ın Büyük Resim İçerisindeki Yeri
Şüphesiz, Kıbrıs sorununun çıkışı soğuk savaş parametrelerinden ve tarım toplumundan modern topluma geçiş sürecinden ayrı olarak değerlendirilemez. Doğu ve Batı’nın ideolojik kapışması birçok ülkede olduğu gibi Kıbrıs’ta da kendini gösterdi. TMT ve EOKA’nın birbirleri ile çatışmasının yanı sıra, kendi toplumları içerisindeki sol akımları bastırmaya çalışmaları bir tesadüf değildi. Makarios’un cunta tarafından devrilmek istenmesi ve onu takiben gerçekleşen Türk işgali de artık birçok çevre tarafından soğuk savaş çerçevesinde değerlendirilmeye başlamıştır. Sonuçta olan olmuş ve 37 yıldır ada bölünmüş olarak durmaktadır. Tartışılması gereken statüko’nun neden 40 yıldır değişmediği değil, gelinen aşamada değişimi kaçınılmaz kılan değişimlerdir. Bir soğuk savaş ürünü olan Kıbrıs sorunu, küresel paradigma kaymasından nasibini almaya mahkumdur. Bu noktada değişimin altyapısını hazırlamakta olan birkaç parametreye bakmakta yarar var.

Yakın tarihe bakıldığı zaman genellikle önemi yeterince vurgulanmayan bir dönüm noktası 23 Nisan 2003’de kuzeydeki otoriteler tarafından Yeşil Hat’tan karşılıklı geçişlere izin verilmesidir. Bu kararın orta ve uzun dönemdeki etkileri üzerinde düşünmeye fırsat bulamadan herkes kendini Annan Planı ve referandum tartışmaları içinde buldu. Nisan 2004 referandumlarının daha kolay gözlemlenebilir etkileri olduysa da “kapıların açılmasının” daha yapısal değişikliklere yol açtığını söylemek yanlış olmaz.

1974 ve 2003 yılları arasında doğan ortalama herhangi bir Kıbrıslı Türk, adanın neredeyse %60’ının “ulaşılamaz” olduğu ve bu bölgede tarih kitaplarınca “düşman” olarak tanımlanan bir toplumun yaşadığı bir “Kıbrıs”a doğmuştu. 2003 Nisan’ına kadar onlar için “Kıbrıs”ın coğrafi ve mental sınırları Yeşil Hat’ta kadardı. Adanın geriye kalan kısmı pek de merak edilmiyor zaten ulaşılamıyordu. Ancak Nisan 2003’te haritalarda hep sarı bir bölge olarak gösterilen, yer isimlerinin bile yazılmadığı bu coğrafya bir gecede “gidilebilir” bir yere dönüştü. Bu coğrafya kendileri için tamamen yeni olsa bile çevrelerinde 1974 öncesini hatırlayanlardan duydukları hikayelerle kendi kollektif/kültürel belleklerini oluşturmaya başladılar. Ayrıca Karpaz’dan Baf’a kadar adanın neredeyse tümüyle ulaşılabilir olması yeni nesillerin ülkelerini algılayışını kuşkusuz etkilemiştir. Kapıların açılması, artık herşeyin kuzey-güney arasında kıyaslanacağı, farklılıkların olduğu kadar benzerliklerin keşfedileceği yeni bir dönem başlattı.

2003 yılından sonra doğanlar için süreç kuşkusuz daha farklı olacak. Küçük yaşlardan başlayarak adayı bir bütün olarak algılayacak ve kafalarında daha farklı bir “Kıbrıs” şekillendirerek kendilerini yönetenlerden daha yüksek taleplerde bulunacaklar.

Geçişlere izin verilmesine nasıl bir süreç sonunda karar verildiği konusunda çok tartışmalar yapıldı. Kimileri bunun o günkü Eroğlu hükümetinin kararı olduğunu söylerken, kimileri de bunu Türkiye’deki AKP hükümetinin talimatı sonucu yapıldığını söyledi. Aslında önemli olan buna kimin karar verdiği değil çünkü bu aslında birilerinin lütfedip aldığı bir “karar” değildi. Aksine, genelde değişen küresel şartların özelde ise Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin yarattığı baskının yol açtığı bir gelişmeydi. Bu kararı alanlar, siyasete yön verme yetisine sahip siyasetçiler olmanın tersine, değişen konjektürün belirlediği yeni koşulların önüne katıp sürüklediği ve ister istemez değişime ayak uydurmak zorunda kalan vizyonsuz siyasetçilerdi. Geçişlere izin vererek aslında bölünmüşlüğün absürdlüğünün gün ışığına çıkmasını da sağlamış oldular. Kıbrıs’ın bir nesne, stratejik önemi olan bir toprak parçası değil de gerçek anlamda bir yurt olarak algılanmaya başlamasının önünü açmış oldular.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da geçişlerin başlaması ile iki taraf arasında ortaya çıkan kısmi ekonomik temas. Geçişlerin mümkün hale gelmesiyle birlikte daha önce tamamen ayrı olan iki ekonomi birbirleriyle temas haline girmiş oldu. Vurgulamak gerekir ki iki ekonomi arasındaki seviye farklı nedeniyle bu temas asimetrik bir yapıda gelişmekte. Bunun etkileri halihazırda ölçülebilir bir durumda. Örnek vermek gerekirse, her iki tarafın tüketici piyasasında da bulunan ürünler arasında gözlenebilir bir fiyat harmonizasyonu meydana geldi. Kuzeydeki tüccarlar, ithal ettikleri malların fiyatlandırmasını yaparken aynı malın güney piyasasındaki fiyatını da göz önüne almak durumunda kaldı. Aynı şey akaryakıt fiyatları için de geçerli. Fiyat harmonizasyonu bir yana, kuzeydeki tüketicilerin bir anda daha çeşitli bir piyasaya erişebilir hale gelmesi kuzey için yakalanması gereken hedefleri yükseltmiş oldu. Bugünün kısıtlı koşulları altında bile gerçekleşmekte olan yakınlaşma, siyasal üstyapının değişmesi için de gerekli ortamı hazırlamaya başladı bile. Kıbrıs görüşmelerinin sonunda, “konfederal” bir çözüme varılması halinde bile iki taraf arasında resmi ilişkiler kurularak iki tarafın ekonomisinin birbirine entegre edilmesi kaçınılmazdır. Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği çerçevesinde yerini almış olan Kıbrıs’ta, iki ayrı devletin tanınması durumunda bile -ki bu olası görünmüyor- adada 3 temek özgürlüğün (mal, insan ve sermayenin serbest dolaşımı) uygulanmaya konması kaçınılmazdır. Vergi mevzuatları ile gümrük prosedürlerinin uyumlaştırılması, ortak altyapı projelerinin yürütülmesi gibi konular uluslararası alanda kabul görecek herhangi bir çözümün olmazsa olmazlarıdır. Ada ekonomilerinin karşılaştığı en önemli sorun olan “ölçek ekonomisi (economies of scale)”, ancak kuzey ve güney ekonomilerinin tamamen entegre edilmesi ile çözülebilir, yabancı yatırımcılar adaya çekilerek ekonomi büyütülebilir.

Fikirlerin Dönüştürücü Gücü
Geçişlerin mümkün kıldığı gerek bireysel gerekse sivil toplum örgütleri üzerinden kurulan iletişim kanalları zihinlerde yeni bir “ara bölge”nin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu zihinsel “ara bölge”de çatışmacı milletçi eksenin dışına çıkılarak, çağdaş değerlere uyumlu, farklılıklara saygıyı gözeten, çoğunlukçu değil çoğulcu yeni bir kültür üretilmekte. Arzu edilen verimlilikte olmasa da sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler bu süreci mümkün olduğunca hızlandırmaya çalışmaktadırlar. Sanatçılardan gazetecilere, öğrencilerden akademisyenlere birçok farklı çevrenin katkılarıyla “yeni Kıbrıs”ın temelleri zihinlerdeki bu “ara bölgede” sessiz bir şekilde inşa edilmektedir. Hem Kıbrıslı Rumlar hem de Kıbrıslı Türkler iki tarafın “liderlerinden” gereğinden fazla beklenti içine girdiler. Belki sonu gelmez müzakereler ve sözde “iktidar” olan siyasi partilerden bir şeyler  beklemek yerine sivil toplum temelli bir hareketlenme oluşturarak birleşme mücadelesini farklı bir boyuta çekmek gerekli. Ancak farklı kimlikleri kapsayan çağdaş bir vatandaşlık tanımı temelinde yeni bir kültürün tohumlarını ekerek başta Kıbrıs sorunu olmak üzere birçok soruna cevap bulabiliriz. Bu süreç içerisindeki en büyük şansımız, “birleşik Kıbrıs” idealinin küresel trendlerle uyum içerisinde olmasıdır. Onyıllardır süren bölünmüşlük birçokları için heves kırıcı olsa da birleşmenin bu kadar gecikmesi sorunu sadece daha da anakronik kılmış ve absürd hale getirmiştir. Bu uzun bekleyiş statükonun çöküşüne sadece daha da ani bir son hazırlamaktadır 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s